
Efendi Hazretlerimizin: “Herkes Hızır’ı arar, Hızır bize kendisi geldi” buyurarak taltif ettiği Hızır Ali Muradoğlu hocamız, tasavvuf ilimlerinde mâhir, zikir ve kerâmet ehli bir zat idi. Mânevî yolda kat ettiği nice mânevî derecelerden sonra, Allâh-ü Teâlâ kendisine bir de şehitlik rütbesini nasip etti.
1942 yılında Rize'deYakup (ö.1972) ile hamdiye (ö.1999) çiftinden dünyaya gelen Hızır Ali Muratoğlu, ilk ve orta tahsilini Rizede tamamladı. O yıllarda insanlar şiddetli geçim sıkıntısı çektiği için Ramazan ayı yaklaşınca aileside aynı zorlukları iyice hissetmeye başladılar.
Rize'nin zengin ve hayırsever eşrafından birisi Ramazan ayının ilk gecesi kendilerine yetecek kadar erzak yardımında bulununca epeyce rahatlarlar. Bundan birkaç gün sonra dünyaya gelen bebeğe bu sebepden dolayı annesi Hızır ismini koyar.
Küçük yaşlardan itibaren arkadaşları ve kardeşleri arasında dini hassasiyeti ile temeyyüz etmiş ve daha o günlerden itibaren molla lakabını alır.
Balıkçılıkla uğraşan babası mert ve cömert bi insandı. Namazını aksatmaz ve çocuklarınıda yaz aylarında kur'an kursuna yollardı. Mahalle camisinin imamı Mahmut Hoca Efendi onda farklı bir hal olduğunu söyler ve küçük Hızır'la yakından ilgilenirdi.
Annesinin küçük Hızır'ı yıkamak için hazırladığı suyu görünce ''Anneciğim cehennemde böyle sıcakmı olacak?'' diyerek düşünce iklimindeki kıvamı izhar ederdi. Temizlik, düzen ve tertipli olmak hususunda çevresinin dikkatini çekecek derecede ileri seviyedeydi. Üç erkek iki kız toplam beş kardeş arasında en sevilen çocuktu.
Liseyi başarıyla tamamladıktan sonra Tıp Fakültesinde okuyup doktor olması için ailesi kendini İstanbul'a gönderir. O yıllarda her üniversite kendi yaptığı imtihanla talebe alırdı. Bindiği otobüs arızalanıp Tıp Fakültesine kayıt yaptıramayınca Edebiyat Eakültesi'nin Arapça-Farsça Bölümü'ne başlar. Kocamustafapaşa'da Sarıgüzel Korkutata sokak'ta ikamet ederken İmam-ı Azam Nuri Efendi'nin görev yaptığı Gül camisine gider gelirdi.
Birgün Nuri Efendi'ye gelerek kendisinden Arapça dersi almak istediğini söyler. Nuri Efendi de kendisine, ''sen bana okul derslerinde yardımcı olursan bende sana arapça okuturum'' diye cevap verir. Bu sayede Nuri Efendi vasıtasıyla İsmailağa Camisi İmam hatibi müstakbel şeyhi ve kayın pederi Mahmut Efendi Hazretleri (k.s.) ile tanışır.
Bu arada ''40 gün sabah namazını Fatih Camisi'nde kılan Hızır'ı görür'' sözüne binaen sabah namazlarını Fatih camisi'nde kılmaya başlar. 40. gün sünneti kılıp farzı beklerken birisi omzuna dokunup ''Aradığın Hızır İsmailağa camisi'nde'' diyerek kaybolur.
Bu tanışmadan sonra aradığı güneşi yanı başında bulmanın sevinci ile üniversiteyi ihmal ederek Hoca efendinin sohbetlerine devam eder.
''Üniversitede en çok hoşuma giden koridorda cübbemi yere serip şalvar ve sarığımla namaza durduğumda, insanların bana gülüp geçmeleriydi.'' dediği günleri geride bırakıp kendini tamamen Tekke'ye verince, ilmen ve manen tekamülü çok kısa sürede herkesin dikkatini çeker. Bu terakkisi bazılarını gıptaya, bazılarını şaşkınlığa, bazılarınıda kıskançlığa sevk eder.
Hızır Efendi'nin seyr-u sülük yolundaki mahareti teslimiyetinin bir meyvesi idi.
Efendi Hazretleri'nin Müritlerinden biri şöyle anlatıyor:
''Hızır Efendi'nin çok kısa sürede hepimizi geçmesi ve Efendi Hazreleri'ne bizden yakın oluşu beni rahatsız etmişti. Bir gece rüyamda Efendi Hazretleri'ni elinde bir bıçak olduğu halde bize şöyle derken gördüm. ''Hazırlanın! ikinizi de (Hızır Hoca ve ben) biraz sonra keseceğim.'' Kesmek için bıçağı bilerken ilk olarak bana işaret etti. Ben ona doğru giderken; ''Yahu insan kesmek İslamın neresinde var? tarikatta böyle şey olurmu? Bu da nereden çıktı?'' diyerek yanına vardım başımı uzattım. Tam bıçağı uzatınca hemen kaçıp bir duvarın arkasına gizlendim. Daha sonra Hızır Efendi'ye işaret buyurdular. Hızır Efendi tebessümle gelek başını Şeyh'inin önüne koydu. Bıçak boynunu kestiği halde tebessümü devam ediyordu.
Bu rüyayı gördüğüm gecenin sabahı Hızır Efendi'nin camisine gittim; elini öpüp helallik istedim.
EFENDİ HAZRELERİ'NİN DAMADI OLUŞU
''yürü kim meydan senindir bu gece'' saday-ı lahutisinin muhatabı olmuşçasına günlerini tekkede ilim ve ibadetle geçirirdi. İsmailağa camii şerifinde rahlenin başında ders müteala ederken Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri gelip kendisine; ''Hızır Hoca kızımı sana veriyorum der ve ayrılır. Beklenmeyen bu büyük nimet karşısında secdeye kapanarak sevinç gözyaşları döker. Yıllar sonra bu hadiseyi hatırladıkça duygulanır ve ilk günün heyecanıyla; ''Ben kainatın en şanslı insanıyım'' derdi. ''Niye hocam?'' denildiğinde, ''Allah beni müslüman yaptı, en büyük peygamberin ümmetiyim, en büyük mezhep olan İmam-ı Azamın mezhebindeyim ve Nakşi tarikatını en tavizsiz yaşıyan zatın damadıyım.'' buyururdu.
26 yaşında 1968'de Fatma hanımla gerçekleşen evliliğinden Ali Haydar(d.1981) ve Aişe(d.1988) isminde iki evladı dünyaya geldi.
İlk çocuğu dünyaya geldiği sene bazı hoca efendilerle (Selahattin Hoca, Abdulmetin Hoca vs..) hocaefendilerle emr-i b'il-maruf maksadı ile sefere çıktılar. yolda her gördüğü sevimli çocuğa hatta kediye, kuzuya Ali Haydar diye seslenmesi Selahattin Hoca'nın dikkatini çeker ve ona ''Hocam Ali Haydar'da fani oldunuz galiba. Her gördüğünüze Ali Haydar diye sesleniyorsunuz'' deyince, Hızır Efendi; ''Yakup (A.S) Yusufum! diyerek gözlerini yitirdi!'' cevabıyla evlat sevgisinin şer'i mesnedine dikkat işaret buyurdular.
BENİ KABİRDE BİZZAT ALLAH KARŞILADI
Cemaatin her türlü irşat ve tedris hizmeti ile meşgul olurken 1991 yılında Çukurbostan Cami'sinde imamlık vazifesine başlar. Şeyhinin bulunmadığı yada hasta olduğu zamanlarda onun yerine sohbet ederek cemaati teselli ederdi.
Bu çalışmalar yoğun bir şekilde devam ederken ''şeyhimin emaneti'' dediği hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalanır. Ömrünün sonuna kadar farklı yoğunlukta devam eden bu hastalık hali, evin hanımının ve çocuklarının bütün hizmetlerini de Hızır Hocanın omuzlarına yıkar.
''Allah'ımın bana bir imtihanıdır, biz bu hizmeti seve seve yapıyoruz'' dediği bu mesuliyeti, iki yıl gibi uzun bir zaman onu camii hizmetinden uzak bırakır. Hasta eşinin hizmetine giderken hiçbir olumsuzluk belirtisi göstermeden; ''Nereye hocam?'' diyenlere ''Efendimin parçasının yanına gidiyorum'' diyerek cevap verirdi.
Vefakar ve fedakar oluşunun karşılığını fazlasıyla alan Hızır Efendi'yi şehadetinden sonra bir dostu mana aleminde görür. Ay gibi parlayan yüzü ile gayet mutlu görünen Hızır Efendi'ye sorar.
''Nasılsın hocam? Allah sana nasıl muamele etti?''
Hızır Efendi:
''Hasta olan hanımıma hizmet ettiğim için kabre konulduğum zaman beni bizzat Allah karşıladı'' buyurur.
İmamlığı esnasında halkın seviyesine inerek sevecen, güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda çevresinde bulunanların hayranlığına sebap olur. Sevenlerine hem dünya hem ahiret hususunda yaptığı konuşmalarıyla Çukurbostan camisi cemaati hızla artar. Cemaat camiye sığmamaya başlayınca caminin genişletilmesi kararı alınır. Kendi elleriyle çizdiği cami projesini kendi elleriyle inşa ederken arkadaşlarından birisi ilave bölümün dikdörtgen olmasında ısrar etmesine rağmen Hızır Efendi camiyi girintili çıkıntılı yaptırır. Buna gerekçe olarak da 'Tarikat ehli dervişler camide kuytu köşeler ararlar.' buyurur.
Cami inşaattı tamamlanınca örülen duvarların uzunluğunu bizzat kendisi ölçer. Yevmiyesini almak için gelen ustaya kaç metre duvar ördüğünü sorunca; 40 metre kare cevabını alır. Hızır Efendi, tekrar ölçmesi için gönderdiği ustadan tekrar aynı cevabı alır. Hocanın ölçümüne göre 47 metre kare çıkan hesap usta tarafındanda doğrulanınca işçinin hakkı eksiksiz verilmiş olur. Bursa Ulu Camii'sinde olduğu gibi, kendisinin görev yaptığı camiidede su sesinin olmasını arzuladığı için iç kısma bir havuz yaptırır, hatta içine balıkta koyar. Bahçesini kendi elleriyle diktiği güllerle süsler ve her gün bakımınıda ihmal etmeden yerine getirir.
Bir gün yiğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince; ''Dur gül öyle koklanmaz.''diyerek, Peygamber Efendimizin rumuzu olan gülü iki avucunun içine aldılar ve eğilip koklayarak güle yakışan ince edebe işaret buyurdular.
Yakınlarından bir hafıza; ''Hafızlık icazetini bana ver bende sana diplomamı vereyim.''diyerek Kur'an hıfzına olan özlemini ifade eden Hızır Efendi, günde bir ayet ezberleyerek hafızlığını tamamlamaya çalışırdı. Eline tespihini alıp zikretmeye başladığında görenleri özendirecek şekilde zevkle zikrederdi. Şeyhinin ''Bu yolda kendini gizle.''tenbihine sadık kalarak manevi hallerini bir sır gibi saklar etrafındakilere kendini sıradan bir hoca olarak tanıtmasını iyi becerirdi. Bu sebeple üstadı bir gün şöyle buyurdu; ''Bu kapıda bazı hocalar manevi hallerini gizlemeyip aşikar ettikleri için müritlerimizle bizim aramızda perde olmuş ve bir çok ihvanın kaybedilmesine sebep olmuştur. Hızır Efendi ise ihvan ile aramızda köprü olup bir çoklarının kazanılmasına vesile olmuştur.''
Bazılarının Efendi Hazretlerinden sonra kendisini şeyhliğe namzet görmelerinden çok rahatsızlık duyar ve her vakit şeyhinden önce ve onun elleriyle kabre konulma arzusunu ifade ederdi. Cuma hutbelerinde ve son yaptığı hacda cemaatin huzurunda ''tavizsiz yaşayan zaatın(Mahmut Efendi Hazretleri) sohbetinden sonra ruhumu al ya Rab'' diyerek dua ederdi.
İrşat maksadı ile zaman zaman yurt dışınada (Azarbaycan, Almanya, İran)giden Hoca Efendi, Almanya'ya gittiğinde büyük bir coşku ile karşılanır.Gür sakalı , beyaz sarığı ve temiz giyinişi ile temsil ettiği İslam'a Almanlar'da hayran olur. Sohbet ilanı için gazeteye yazılan ''Efendi Hazretleri'nin damadı ve vekili'' cümlesindeki ''vekil'' sözüne razı olmayıp silinmesini tenbih eder.
Misafir kaldığı evde yatağının hiç bozulmaması hane sahibine ''Ya hiç uyumuyor yahut yatağını kendi elleri ile düzeltiyor'' dedirtirdi.
Ayrılacağı gün ev sahibinden iki zarf ister ve gizlice 300 markı zarfın içine koyarak ''Efendi Hazretlerinin kerimesinin hediyesi'' yazarak bir kenara bırakır. Hocaları hep alan ve isteyen olarak tanıyan ev sahipleri hiç beklemediği bu davranış karşısında şaşırır.
Şaka ve latifeyi şeriatın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi, etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü.
Zengin birinin kendini çok cömert olarak anlattığı bir mecliste, Hızır efendi gizlice kalkıp bir çarşaf giyerek geri döner ve o zenginden yardım ister. Zengin, dilenci kılığındaki şahsı yanından kovup ona bir ekmek parası bile vermeyince Hızır Efendi üzerindeki çarşafı çıkarıp ''sen bir dilenciye ekmek parası bile vermiyorsun, nasıl cömert olabilirsin?'' der.
Cami cemaatinden Berber Orhan Abi diye bilinen birisi bayram yaklaşınca cemaate gelmeyi bırakmıştı. Camide asılı duran gri bi cübbesi vardı, namaz kılarken onu giyerdi. hızır efendi çok hisli bir insandı. Hemen şu şiiri yazıp Orhan Abi'nin cübbesinin cebine koydu:
Ey sahipsiz garip cübbe,
Terkedildin yalnız ipte.
Sahibin on gündür traş ediyor,
Sayılı günler gelip geçiyor.
Unultuldun bayram parası için,
Asılı kaldın bu dostluk ne biçim.
Bu manada daha devamıda olan bu şiiri Orhan Abi cüzdanında saklar ne zaman okusa ağlardı.
BİR ŞİİRİ
Ölüm bu; şakası yok,
Ciddi ol, ister olma.
Bakmaz gözün yaşına,
Hazır ol, ister olma.
Nice ümitli insan,
Düşünmez hiç ölümü.
Hiç aklından geçer mi?
Bir gün keser yolumu,
Apar topar koyarlar,
Kimsin nesin sormadan.
Öldün mü ölmedin mi?
Hiç de çene yormadan.
Halbuki sen mutluydun,
İçinde ailenin,
Şimdi de içindesin,
Büyük bir gailenin.
Gel bakalım gel derler,
Mezar dediğin budur,
Hesabını sorarlar,
Rahat ol, ister kudur.
Kime inandın gafil,
Hiç Allah demiş misin?
İnkârın cezasında,
Matraka yemiş misin?
Sence dünyada Allah
Demek, pek çok ar idi.
Çünkü sana şeytanlar
Ve dinsizler, yâr idi.
Şimdi çağır onları,
Mezarına gelsinler.
Vermediğin cevabı,
Hadi onlar versinler.
Ameli güzel olan,
Orada da erdemli.
Gözler sevinç içinde,
Hiç olmayacak gamlı.
Fâni hayat işte bu,
İster bil, ister bilme.
Önceden tedbirini al,
Sonra belanı görme.
Korkma korkma Allah de,
Namaz kıl, fâiz yeme.
Oruç tut, zekâtı ver,
Sana yâr İslâm yine.
DE: KORKMA MÜSLÜMANIM,
GÖĞSÜN İMANLA DOLSUN.
İRTİCA İSLAM İSE,
BAŞIMIN TÂCI OLSUN..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder