
O yıl, 2001 yılı, bir çok kurumsal yapılanma kararları aldığımız ve icraya başladığımız, aynı zamanda İSO 9001 belgesi alarak, Türkiye’de bir kalite sistemiyle çalışan ilk sivil toplum kuruluşu olduğumuz yıldır.
Hamit Kunt //06 Mart 2009 // Analitik Bakış
Yıl 1999. 17 Ağustos’tan biraz sonra. Yaşadığım 10 saatlik enkazın, ruhunu Allah’a uğurladığımız oğlumun, ayaklarından ağır yaralanan kızımın acıları henüz çok taze.
Bir yanım İstanbul’da hastanede kızımın yanında, ailece hastane evimiz olmuş, bir yandan da haftada bir, evimizin enkazı kalkmadan hatıra da olsa neler bulabiliriz diye, bir de cenazesini bile göremediğim oğlumun mezarına uğramak için Gölcük’e gidip geliyorum. Duyanlar bir başka, görenler bir başka, yaşayanlar, daha bir başka hatırlar o günleri. Gözünüzün gördüğü, kulağınızın duyduğu her yerde acı, ızdırap, gözyaşı ve ihtiyaç olunca, içinizdeki acıları unutuyorsunuz. Dalıyorsunuz acıların içine, acılar denizinin içine.
Konum, 17 Ağustos ve deprem değil tabi ki. Yeri ve zamanı gelince paylaşırız o günleri Mevla nefes verirse. Türkiye, yüreğindeki, dünyada hiçbir millete nasip olmayan yardımlaşma duygusunu seferber etti 17 Ağustos 1999’da. Devlet, gecikmişti biraz. Geldiği zaman da, afetin büyüklüğüne elbisesi çok dardı devletin. O devletin milleti, kurumlarıyla, şirketleriyle, fertleriyle, devletinin yanında, bir yumruk, bir yürek oldular ve kısa zamanda yaraları sarılmaya çalışıldı el birliğiyle depremzedelerin.
Tanışıklığım o tarihe rastlar Deniz Feneri ile. Yardım için, iyilik için bir araya gelinmiş, milletin getirdiğini, yine millete dağıtmak üzere kurulmuş bir organize iş işte. Gidip gelmeye başladım bölgedeki yardım organizasyonlarının çalışma alanlarına. Hepsi, ama hepsi, Anadolu’nun yüreğini deprem bölgesine taşımışlardı sanki. Deniz Feneri, onlardan bir tanesiydi sadece. Yüzlerce sivil toplum kuruluşu, yaraların sarılması için canla başla, gönülden çalıştı deprem bölgesinde. Yaklaşık 7-8 ay bölgede Deniz Feneri’nin organize yardım işlerinde destek olmaya çalıştım gönüllü olarak.
Deprem bölgesinin sıcak ihtiyaca dayalı çalışması bitince, merkeze döndü Deniz Feneri. Yani İstanbul’a. Sonra bana da bu organizasyonun içinde olmam için teklifte bulundular. İtiraf ediyorum, biraz tereddütle olsa da, katıldım iyilikten başka bir işi olmayan bu organize işin içine. Tereddüt şerhime kafası takılanlar için, onu da açıklayayım. Depremzedelere bir çok yabancı ülke oturum vizesi için kolaylıklar sağlıyordu o zaman. Biz de ailecek Avustralya için vize başvurusunda bulunmuştuk, vizemiz de çıkmıştı hatta. Sonra anneler ve babalar önümüze gerilip “Nereye gidiyorsunuz? Orası çok uzakmış, giden beş seneden evvel gelemiyormuş, cenazemize bile yetişemezsiniz” deyince, aşamadık gönülleri ve kalmayı tercih ettik.
Sene 2000, aylardan sanırım Mayıs, Deniz Feneri yolculuğum başladı benim de. Yer Sarıyer, ofis olarak kullanılan bir daire, altında bodrumda bir depo. Sene 2000, Deniz Feneri bu kadar işte o zaman. Dediler ki bana “Ayni malzemelerden sen sorumlusun.” Dedim ki “ Tamam da, kartıma ne yazayım?” Sonra şöyle yazdık tam olarak. ‘Depolama ve toplama dağıtım müdürü.’
En çok da Etiyopya’da kart bastırmak zorunda kalınca zorlanmıştım bu uzun görev tanımından. Çok geçmedi, kurumsallaşma yolunda çok hızlı bir performansla yol alan Deniz Feneri’nde, bu tanım görev kapsama alanım için yetersiz kalmıştı. Aylarca sadece ayni malzemelerin organizasyonunu yapacak görevlinin görev tanımını tam kapsayacak kelimeyi aradık beyin fırtınalarıyla.
Çok önerilen ‘Lojistik Müdürü’, askeri bir tabir gibi gelse de ilk zamanlar, araştırmalarımızda rastladığımız “lojistik” kelimesinin şu tanımı, başka tabir aramaya gerek bırakmadı. Lojistik, bir malın, sadece fizik olarak taşınması değil, o mala ait bütün bilgilerin de taşınması demekti. Bu tanımı okuyunca, dedik ki, “İşimiz bu işte, kimden alıp kime verdiğimizi takip edebiliriz böylece”. Ben de böylelikle, o uzun cümleden kurtulmuş, sadece lojistik müdürü olmuştum. Bu iyilik organize işinin lojistik müdürü.
İstanbul’da gezmediğim lojistik firması, büyük firmaların lojistik merkezleri kalmadı neredeyse. Halkın ilgisi gün geçtikçe artıyor, bizim depolarımız yetersiz kalıyordu. Çok geçmeden hızlı bir kararla Zeytinburnu’na ilk lojistik merkezimizi yaptık. O yıl, 2001 yılı, bir çok kurumsal yapılanma kararları aldığımız ve icraya başladığımız, aynı zamanda İSO 9001 belgesi alarak, Türkiye’de bir kalite sistemiyle çalışan ilk sivil toplum kuruluşu olduğumuz yıldır.
Ve ardından bir bir saymaya fırsat bulamadan geçen yıllar. Lojistik merkezimizin sayısı altı olmuş. Yaklaşık 24 bin M2 bir alanı kapsıyor. Kalite sistemimiz teknolojik alt yapıyla daha da güçlenmiş. Burada, sanırım 2002 yılıydı, zamanın İstanbul valisi Erol Çakır’ın, lojistik merkezimizi gezdikten, o zaman bile kullandığımız takip programını inceledikten sonra “Bu programınızı devletin bazı kurumlarına da aktaralım” dediğini hatırladım şimdi.
Gerçekten her şeyin şeffaf olması, bizi örnek alan başka kuruluşlara da örnek olması bakımından çok üstün bir hassasiyetle çalıştık yıllarca ve hala aynı hassasiyet ve inançla çalışıyoruz.
Çok iyi organize olduk yani. Ben de tekrar itiraf ediyorum, bu organize işin içindeyim. 500 binden fazla aileye yardım ulaştırma, 47 yabancı ülkede şanlı bayrağımızı dalgalandırmada, ülkemizin yoksullukla mücadelesinde örnek ve model projeler üretme ve hayata geçirme organize işinde, hasbelkader payım olmuştur. Cezam neyse çekmeye hazırım.
Buradan sayın Deniz Baykal’a da birkaç sorum olacak. Hukukçu değilim, ama duydum ki, herkes suçluluğu kesinleşmeden, masum sayılırmış. Ve yine duydum ki, adalet suçlu ile suçsuzu ayırma işiymiş. Bu anlama gelen cümleleri, Mehmet Sevigen’i savunmaya çalıştığı konuşmasında, Baykal’dan duydum. Haklıydı aslında, etik kısmı hariç, ortada hukuken oluşmuş bir suç yoktu.
O zaman soruyorum, Türkiye Deniz Feneri ile ilgili hangi sonuçlanmış ve hatta sonuçlanmamış dava var? Bir birini tanıyan insanların bazılarının işlediği suçla diğerleri de suçlanacaksa, bu mantıkla Mehmet Sevigen’in istifa etmesini gerektiren durumdan Baykal da sorumlu değil midir ve istifa etmesi gerekmez mi?
Baykal’ı, Türkiye Deniz Feneri’nin çalışma sistemini incelemeye davet ediyorum. Burada, bırakın hukuken sabit bir suçu, hiçbir etik sorun da göremeyecek. Belki de diyecek ki “çocuklar, sizden özür diliyorum, Almanya biraz kafamı karıştırdı, ama burası gerçekten mükemmel çalışan, hiçbir yanlışlığa fırsat vermeyecek bir sisteme sahip bir kurummuş. Sizleri ve Türkiye Deniz Fenerini tanımaktan da mutlu oldum. Zaten Türkiye’ye de bu yakışırdı. Meydanlardaki cümlelerimi siyasi hırsıma yorun. Söz size, en yakın zamanda telafi edeceğim bunu.”
Buyursun Baykal, onun meydanlarda anlattığı gibiyse, zaten sorumluları cezasını çeker. Ama değilse, yazık değil mi binlerce insanın kafasının karışmasının vebalini üstlenmeye, on binlerce yoksulun ekmeği ile oynamaya?
Bir son cümle daha Sayın Baykal’a. Hani dedi ya “ bu işler organize işler” diye. Orada çok haklı işte. Tam 12 den vurmuş. Bu işler gerçekten organize işler. Hem de çok güzel organize olmuş işler. Yardım edenin, yardımının kime gittiğini görebileceği kadar şeffaf, bağışçı adına barkot üretilerek takip edilen, para hareketlerinin tamamının bankalar üzerinden yapıldığı, kendi iç denetimleri ve devletin denetimleriyle yetinmeyip, uluslararası bağımsız denetim kuruluşlarına da kendini denetlettiren organize işler.
Ben de bir kez daha itiraf ediyorum. Yaklaşık dokuz yıldır bu organize işlerin içindeyim.Analitik Bakış
Hamit Kunt //06 Mart 2009 // Analitik Bakış
Yıl 1999. 17 Ağustos’tan biraz sonra. Yaşadığım 10 saatlik enkazın, ruhunu Allah’a uğurladığımız oğlumun, ayaklarından ağır yaralanan kızımın acıları henüz çok taze.
Bir yanım İstanbul’da hastanede kızımın yanında, ailece hastane evimiz olmuş, bir yandan da haftada bir, evimizin enkazı kalkmadan hatıra da olsa neler bulabiliriz diye, bir de cenazesini bile göremediğim oğlumun mezarına uğramak için Gölcük’e gidip geliyorum. Duyanlar bir başka, görenler bir başka, yaşayanlar, daha bir başka hatırlar o günleri. Gözünüzün gördüğü, kulağınızın duyduğu her yerde acı, ızdırap, gözyaşı ve ihtiyaç olunca, içinizdeki acıları unutuyorsunuz. Dalıyorsunuz acıların içine, acılar denizinin içine.
Konum, 17 Ağustos ve deprem değil tabi ki. Yeri ve zamanı gelince paylaşırız o günleri Mevla nefes verirse. Türkiye, yüreğindeki, dünyada hiçbir millete nasip olmayan yardımlaşma duygusunu seferber etti 17 Ağustos 1999’da. Devlet, gecikmişti biraz. Geldiği zaman da, afetin büyüklüğüne elbisesi çok dardı devletin. O devletin milleti, kurumlarıyla, şirketleriyle, fertleriyle, devletinin yanında, bir yumruk, bir yürek oldular ve kısa zamanda yaraları sarılmaya çalışıldı el birliğiyle depremzedelerin.
Tanışıklığım o tarihe rastlar Deniz Feneri ile. Yardım için, iyilik için bir araya gelinmiş, milletin getirdiğini, yine millete dağıtmak üzere kurulmuş bir organize iş işte. Gidip gelmeye başladım bölgedeki yardım organizasyonlarının çalışma alanlarına. Hepsi, ama hepsi, Anadolu’nun yüreğini deprem bölgesine taşımışlardı sanki. Deniz Feneri, onlardan bir tanesiydi sadece. Yüzlerce sivil toplum kuruluşu, yaraların sarılması için canla başla, gönülden çalıştı deprem bölgesinde. Yaklaşık 7-8 ay bölgede Deniz Feneri’nin organize yardım işlerinde destek olmaya çalıştım gönüllü olarak.
Deprem bölgesinin sıcak ihtiyaca dayalı çalışması bitince, merkeze döndü Deniz Feneri. Yani İstanbul’a. Sonra bana da bu organizasyonun içinde olmam için teklifte bulundular. İtiraf ediyorum, biraz tereddütle olsa da, katıldım iyilikten başka bir işi olmayan bu organize işin içine. Tereddüt şerhime kafası takılanlar için, onu da açıklayayım. Depremzedelere bir çok yabancı ülke oturum vizesi için kolaylıklar sağlıyordu o zaman. Biz de ailecek Avustralya için vize başvurusunda bulunmuştuk, vizemiz de çıkmıştı hatta. Sonra anneler ve babalar önümüze gerilip “Nereye gidiyorsunuz? Orası çok uzakmış, giden beş seneden evvel gelemiyormuş, cenazemize bile yetişemezsiniz” deyince, aşamadık gönülleri ve kalmayı tercih ettik.
Sene 2000, aylardan sanırım Mayıs, Deniz Feneri yolculuğum başladı benim de. Yer Sarıyer, ofis olarak kullanılan bir daire, altında bodrumda bir depo. Sene 2000, Deniz Feneri bu kadar işte o zaman. Dediler ki bana “Ayni malzemelerden sen sorumlusun.” Dedim ki “ Tamam da, kartıma ne yazayım?” Sonra şöyle yazdık tam olarak. ‘Depolama ve toplama dağıtım müdürü.’
En çok da Etiyopya’da kart bastırmak zorunda kalınca zorlanmıştım bu uzun görev tanımından. Çok geçmedi, kurumsallaşma yolunda çok hızlı bir performansla yol alan Deniz Feneri’nde, bu tanım görev kapsama alanım için yetersiz kalmıştı. Aylarca sadece ayni malzemelerin organizasyonunu yapacak görevlinin görev tanımını tam kapsayacak kelimeyi aradık beyin fırtınalarıyla.
Çok önerilen ‘Lojistik Müdürü’, askeri bir tabir gibi gelse de ilk zamanlar, araştırmalarımızda rastladığımız “lojistik” kelimesinin şu tanımı, başka tabir aramaya gerek bırakmadı. Lojistik, bir malın, sadece fizik olarak taşınması değil, o mala ait bütün bilgilerin de taşınması demekti. Bu tanımı okuyunca, dedik ki, “İşimiz bu işte, kimden alıp kime verdiğimizi takip edebiliriz böylece”. Ben de böylelikle, o uzun cümleden kurtulmuş, sadece lojistik müdürü olmuştum. Bu iyilik organize işinin lojistik müdürü.
İstanbul’da gezmediğim lojistik firması, büyük firmaların lojistik merkezleri kalmadı neredeyse. Halkın ilgisi gün geçtikçe artıyor, bizim depolarımız yetersiz kalıyordu. Çok geçmeden hızlı bir kararla Zeytinburnu’na ilk lojistik merkezimizi yaptık. O yıl, 2001 yılı, bir çok kurumsal yapılanma kararları aldığımız ve icraya başladığımız, aynı zamanda İSO 9001 belgesi alarak, Türkiye’de bir kalite sistemiyle çalışan ilk sivil toplum kuruluşu olduğumuz yıldır.
Ve ardından bir bir saymaya fırsat bulamadan geçen yıllar. Lojistik merkezimizin sayısı altı olmuş. Yaklaşık 24 bin M2 bir alanı kapsıyor. Kalite sistemimiz teknolojik alt yapıyla daha da güçlenmiş. Burada, sanırım 2002 yılıydı, zamanın İstanbul valisi Erol Çakır’ın, lojistik merkezimizi gezdikten, o zaman bile kullandığımız takip programını inceledikten sonra “Bu programınızı devletin bazı kurumlarına da aktaralım” dediğini hatırladım şimdi.
Gerçekten her şeyin şeffaf olması, bizi örnek alan başka kuruluşlara da örnek olması bakımından çok üstün bir hassasiyetle çalıştık yıllarca ve hala aynı hassasiyet ve inançla çalışıyoruz.
Çok iyi organize olduk yani. Ben de tekrar itiraf ediyorum, bu organize işin içindeyim. 500 binden fazla aileye yardım ulaştırma, 47 yabancı ülkede şanlı bayrağımızı dalgalandırmada, ülkemizin yoksullukla mücadelesinde örnek ve model projeler üretme ve hayata geçirme organize işinde, hasbelkader payım olmuştur. Cezam neyse çekmeye hazırım.
Buradan sayın Deniz Baykal’a da birkaç sorum olacak. Hukukçu değilim, ama duydum ki, herkes suçluluğu kesinleşmeden, masum sayılırmış. Ve yine duydum ki, adalet suçlu ile suçsuzu ayırma işiymiş. Bu anlama gelen cümleleri, Mehmet Sevigen’i savunmaya çalıştığı konuşmasında, Baykal’dan duydum. Haklıydı aslında, etik kısmı hariç, ortada hukuken oluşmuş bir suç yoktu.
O zaman soruyorum, Türkiye Deniz Feneri ile ilgili hangi sonuçlanmış ve hatta sonuçlanmamış dava var? Bir birini tanıyan insanların bazılarının işlediği suçla diğerleri de suçlanacaksa, bu mantıkla Mehmet Sevigen’in istifa etmesini gerektiren durumdan Baykal da sorumlu değil midir ve istifa etmesi gerekmez mi?
Baykal’ı, Türkiye Deniz Feneri’nin çalışma sistemini incelemeye davet ediyorum. Burada, bırakın hukuken sabit bir suçu, hiçbir etik sorun da göremeyecek. Belki de diyecek ki “çocuklar, sizden özür diliyorum, Almanya biraz kafamı karıştırdı, ama burası gerçekten mükemmel çalışan, hiçbir yanlışlığa fırsat vermeyecek bir sisteme sahip bir kurummuş. Sizleri ve Türkiye Deniz Fenerini tanımaktan da mutlu oldum. Zaten Türkiye’ye de bu yakışırdı. Meydanlardaki cümlelerimi siyasi hırsıma yorun. Söz size, en yakın zamanda telafi edeceğim bunu.”
Buyursun Baykal, onun meydanlarda anlattığı gibiyse, zaten sorumluları cezasını çeker. Ama değilse, yazık değil mi binlerce insanın kafasının karışmasının vebalini üstlenmeye, on binlerce yoksulun ekmeği ile oynamaya?
Bir son cümle daha Sayın Baykal’a. Hani dedi ya “ bu işler organize işler” diye. Orada çok haklı işte. Tam 12 den vurmuş. Bu işler gerçekten organize işler. Hem de çok güzel organize olmuş işler. Yardım edenin, yardımının kime gittiğini görebileceği kadar şeffaf, bağışçı adına barkot üretilerek takip edilen, para hareketlerinin tamamının bankalar üzerinden yapıldığı, kendi iç denetimleri ve devletin denetimleriyle yetinmeyip, uluslararası bağımsız denetim kuruluşlarına da kendini denetlettiren organize işler.
Ben de bir kez daha itiraf ediyorum. Yaklaşık dokuz yıldır bu organize işlerin içindeyim.Analitik Bakış

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder