28 Eylül 2013 Cumartesi

Hayrettin Karaman Ve Adil Düzen Eleştirisi


Hayreddin Karaman, 1980’den sonra “fikir almaya değil, vermeye şartlanmış” olduğu için Necmeddin Erbakan’ın çoğu önemli istişari toplantısına çağrılı olduğu halde katılmadığını belirtir. Ancak 1992 yılında 150 kişilik bir heyetle Türkçe konuşan ülkelere düzenlenen gezisine katılır. Birçok tanınmış kişi ile görüşme ve fikrî alış-verişleri olur. Gezi boyunca Necmeddin Hoca, sürekli “adil düzen”in hikmetlerini ve İslamiliğini anlatır. Bu yaklaşımdan bunalan Karaman, dönüş yolculuğunda şu notları alır: “Adil düzenden maksat ‘İslami düzen’ ise buna aşamalı gitmek gerekir. Bu aşamalar planlanmalı ve ilk aşama parti programı şeklinde ele alınmalıdır. Bu ise ideal ve kâmil ‘adil düzen’ olmaz, ona zemin hazırlayan bir aşama, bir geçici düzenleme olur.” (II/335)
Karaman’ın bu yaklaşımı, devri vaktinde oldukça mutabık kaldığı Aykut Edibali’nin ve Yeniden Milli Mücadele hareketinin ürettiği stratejik aşamalara benzemektedir. YMM hareketi 1960’lı yılların sonunda ve 1970’te“Kurtuluş İslam’da” ve “İslam İnkılâbı” diyerek etrafına topladığı İslami duyarlılığı yüksek gençleri, İslam devletine gitmeden önce arazinin temizlenmesi gerektiğine; yani önce stratejik olarak “Milli Devlet” hedefine ulaşılması gerekliliğine inandırmış ve kilitlemişti. Bu aşama anlayışı, kimliksel arınma yerine devresel olarak milli, liberal veya diğer modern hurafelerle şekillenen bir eklektizmi ve sığınmacılığı da kaçınılmaz kılmıştı.
Karaman, Türkiye’ye dönerken “adil düzen” hakkındaki eleştirilerini Sabahattin Zaim Hoca ile paylaşır. Bu eleştirileri duyan Tayyip Erdoğan; Azmi Ateş ve Feyzullah Kıyıklık ile birlikte kendisine bir teklifte bulunur. Erdoğan’ın önerisi şudur: “Uygun gördüğünüz ilim adamlarını toplayın ve adil düzeni tenkit masasına yatırın.”İstanbul Aksaray’da sekreterlik hizmetleriyle birlikte yer ayarlanır. Bir yıl süren ve sonunda raporlaştırılan (1993) çalışmaya Karaman dışında Sabahattin Zaim, M. Akif Aydın, Mehmet Yazıcı, Ahmet Tabakoğlu, Ömer Dinçer, İrfan Gündüz, Raşid Küçük, Kerim Aytekin, Mehmet Erdoğan, Nazif Gürdoğan, Faruk Beşer, Abdülaziz Bayındır katılır.
Bu rapor, sanki Refah-Fazilet Partisi’nden ayrılma, “Milli Görüş gömleği”ni çıkartma ve daha sonra AK Parti’yi oluşturma seyrinin stratejik kodlarını, teorik olarak bir tanım zeminine oturtmuş gibidir. Zaten raporun sonuç bölümüne göre adil düzen, bazı İslami ilkeleri gözetse de, “beşeri bir nitelik taşımaktadır” ve ibahiyye mezhebi görünümü vermektedir. (III/360) Hazırlanan rapora göre Türkiye’deki partisel mücadelede önerilen yol şudur:
“Parti Türkiye’de bir düzen değişikliği yapmak istiyorsa getireceği düzene geçiş aşamalarını tespit etmeli, ülkenin ve dünyanın içinde ilk aşamayı planlamalı, buna uygun bir parti programı oluşturmalıdır. İşte bu program İslami düzenin kendisi değil, ona götüren yolun başı, ona açılan kapı olacaktır. Bunu bir kadro hazırlayacak ve İslam diyerek değil, mevcut şartlarda ona zemin hazırlayan en uygun model diye takdim edecektir. Bu takdirde model muvaffak olursa diğer aşamalara geçilecek, olmazsa başarısızlığın faturası İslam’a değil, belli bir kadroya ve onların hazırladığı modele çıkarılacaktır.”(II/358–359)
Mevcut sistem içinde tüm aşamalı mücadele anlayışlarına rağmen, sonuç itibariyle köklü bir inkılâb düşünülmez. Ve adil düzen eleştirisi “Türk milleti”nin ve sosyal, hukuki, siyasi yapının yok sayılamayacağı hatırlatmasıyla bitirilir. Raporun son cümlesi şudur: “Mevcut Türkiye Cumhuriyeti’ni topyekûn başka bir yere kaldırarak, aynı yerde sıfırdan başlayan yepyeni bir toplum kurma yaklaşımının mantıki olduğunu söylemek pek mümkün değildir.” (II/363)
Adil düzen üzerine yazılan raporda belirtilen görüşler, belki verili siyaset içinde rol almak konusunda reel durumu belirtmektedir. Ancak ortaya konan bu aşamalı strateji, raporda belirtildiği gibi ilkesel olarak en az adil düzen planı gibi ibahiyye mezhebi görüntüsü vermektedir. Zira fıkıh usulünün hiçbir mesâlih-i mürsele ve istihsân formu, gayri meşru veya vahiy dışı siyasi bir yöntemi helal olarak gösteremez.
Sonuç
Hayreddin Karaman Hoca’nın hayatı, bir bakıma, laik Türkiye rejiminde fikrî ve tecrübî mahrumluklar içinde kalbini ve zihnini İslam’a açan bir neslin hikâyesini de ifade etmektedir. Bu hikâyenin 1940’lı 1950’li yıllardaki aktörleri, çorak bir zemin üzerinde yaşamışlardı. Ne sınanmış bir modelleri vardı ne de şahitliği üstlenen rehberleri. Öncül bakış ve duygularını mahrum ve çorak zeminlerde oluşturdular. Cahiliyyeden arınmak kolay değildi. Islah rüzgarlarının ve yağmurlarının çoraklaşmış ve çoraklaştırılmış ülke topraklarına taşıdığı vahyî canlılıktan ne kadar yararlanabildilerse, gelenekçi ve ulusçu hastalık taşıyan zeminlerde o kadar yeşerebildiler. En büyük eksikleri toprak bağı dışında yeniden inşa konusunda bir alternatif geliştirememiş olmalarıydı. Toprak bağı onları millilik kurgusundan gereğince arındıramadı. Onlar kendilerini “Fir’avun’un sarayında Musa gibi” gördüler. Ancak Musa’yı yönlendiren inzal olan vahiydi. Onları yönlendiren ise beşer olarak kendi yorumlarıydı. Onlar sistem içi ilişkilerde Müslümanlara alan açmak istediler. Fakat Müslümanlar için fiziki imkanlar oluşturmaktan daha çok, sahih İslami düşünce yollarına yönelten yaklaşımları önemliydi. Ayrıca çözümlerinde Kur’an bütünlüğünü yakalayamadıkları anlarda önemli kırılmalar yaşadılar, yanlış modellere kilitlendiler.
Fir’avun’un sarayında veya sistem içinde alan açma çabaları en fazla 28 Şubat sürecinde darbe aldı. 28 Şubat süreci, bütün Müslümanlar gibi onların da üzüldüğü, zor sınavlardan geçtikleri günlerdi. 28 Şubat darbe paşaları tüm İslami kazanımları iptal etmeye çalışırken, İHL’ler ve ilahiyatlardaki öğrenimi de tırpanlamışlardı.
İrtica birifinglerinin birbiriyle yarıştırıldığı bir dönemdi. Başörtüsü yasağının yerleştirilmesinden sonra sıra İHL’lere ve ilahiyatlara gelmişti. İstanbul İlahiyat Fakültesi Dekanı Mustafa Fayda ve peşinden de yeni dekan Saim Yeprem dayatılan başörtüsü yasağı nedeniyle istifa etmişlerdi. Ama daha sonra öğretim görevlileri bu konuda yeterli tepki göstermemişlerdi. Hatta ilahiyat fakültelerinde başörtüsü yasağı tartışılırken, Karaman’ın öğretim görevlisi arkadaşlarından birisi şu teklifte bulunmuştu: “Talebeyi bahçeye toplayalım, ‘kızlar başlarınızı açın ve girin’ diyelim, böylece onların silahlarını ellerinden alalım.”
Karaman Hoca, kendini oldukça inciten ve ümidini kıran öğretim görevlisi arkadaşlarının tartışmalarını da şöyle aktarır: “Biri ‘Müzakere sona ermiştir, karar açılma yönündedir’ dedi, diğeri de ‘Biz devlete karşı çıkacak değiliz, açmak istiyorlarsa açarlar, buna karşı çıkanların da devlet hakkından gelir’ dedi.” Toplantı bu şekilde bitmişti. Bu durum üzerine Karaman, yüksek lisans ve doktora derslerini terk etmek pahasına da olsa derhal personel işlerine gider ve Fakülte’den ayrılmak için dilekçesini verir. Belki istifa olayının arkası gelir diye bekler; ama Hizmet Nesli’nden bir tepki gelmez. Canı çok sıkılır. O artık protestocu talebelerin safındadır. 6 Kasım 2000 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki yazısının başlığı şudur: “Yürürseniz ben de varım”. Ve sonra öğrenci direniş komitesiyle temasa geçer. (II/397–398)
Karaman, Fakülte’den ayrıldıktan sonra, başörtüsü yasağını uygulamak üzere Zekeriya Beyaz dekanlığa atanır. Karaman, ilahiyat fakültelerindeki başörtüsü yasağına karşı bir beyanname hazırlar; ama hocalara imzalatamaz. (II/402) Karaman için daha acı olan ise dekanlığa atanan başörtüsü yasakçısı ve Kur’an tahripkârı Beyaz’ın, öğretim üyesi arkadaşları tarafından gruplar halinde odasında tebrik edildiği haberini öğrenmesidir. Eğer bu hâl doğru ise şöyle yazar Karaman: “O (odayı dolduran) arkadaşlara ‘Size yazıklar olsun!’ demek isterim.” Karaman, Zekeriya Beyaz “Bana bir gün bile dekanlık yapamadı!” deyip şu vurguda bulunmaktadır: “Kalmak mecburiyetinde olsaydım asla tebrik etmezdim, yanlışlarının karşısına dikilirdim.”(II/421)
Ali Bulaç, Hayreddin Karaman’ın istifasıyla ilgili yazısında “Geleneksel kültürümüzde hak arama, masiyette itaatsizlik hakkını kullanma ‘fitne’ olarak tanımlanmıştır. İlahiyat Fakülteleri’nde kültürün bu temel kodları okutulur.” (III/431) Ama maalesef ki Karaman da bu paradigmaya “Sünni geleneğimiz” deyip sahip çıkmaktadır. (II/413) Ama Bulaç, Hayreddin Karaman’ın başörtüsü yasağına karşı sergilediği tavırlarla ilgili şu tespiti yapar: “ ‘Fitne’ aşamasını geride bırakıp ‘vicdani ret’ ve ‘sivil tepki’ aşamasına gelmiş olmamız sevindiricidir.” (III/432) Bu hâl gerçekten sevindiricidir; ama ne gariptir ki gerek verili siyaset alanındaki aşama anlayışının, gerek muhalefet ve direniş çizgisindeki aşama anlayışının kavramsal referansları vahye ve İslam fıkhına uzanmaz.
Karaman Hoca’nın hatıratını okumayı tamamladığımızda zihnimizde belirginleşen izlenimleri iki cümle ile özetleyebiliriz: Onun çabaları ve İslamileştirme kaygısı taşıyan Hizmet Nesli projesi, çorak toprak üzerine ekilen fidanlar gibidir. Ama bu fidanlar sahih bir örnekliğe dönüşemeseler bile, yeni adımların atılacağı zeminin verimli hale getirilmesinde önemli oranda katkı sağlamışlardır.
Hamza Türkmen
http://www.haksozhaber.net

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder